Avrupa'nın Tinsel Birlikteliği var mı?
Felsefe yapmak, insanın her yerde kendi evinde olmasıdır.
NOVALIS
Yirminci yüzyıl bilimsel düşüncesini kökten etkileyen felsefe kuramı fenomenolojinin kurucusu, Bohemyalı düşünür ve matematikçi Edmund Husserl, 1935 de Viyana Konferansı başlığıyla anılan söylevini "Avrupa'nın tinsel birlikteliğini nasıl tanımlayabiliriz?" sorusuyla açar.
Düş
ünüre göre, coğrafya sınırlarının ötesinde, Amerika'ya dek uzanan Avrupa'nın tinsel imgesi, bitimsiz amaçları, normativ idealleri, yaşam biçimi ve kuramsal bakışıyla, tarihsel kökenini Antik Yunan'da yeşermiş felsefe topluluğunda bulur. Bilimsel araştırının sonsuz amaçları doğrultusunda tüm insanların yaşamını etkileyen kültürlerin devrimleşmesiyle oluşan Avrupa, Husserl'e göre, evrenselliğini Antik Yunan felsefecilerinin özgün düşünme geleneğine borçludur.
İÖ. yedinci yüzyılda başlayan, Sokrates-Platon ve Aristoteles dönemine dek uzanan felsefe kültürü, "kuramsala tutku" (thomazein) ya da yaşamın salt kavramsal gözlemi olarak olarak tanımlanabilen bir işleve dayanıyordu: pratik yaşamdan kendini dışlayan gözlemci, kendi dışındaki dünyayı ufkunda uzanan objektif bir yığın olarak değil, içsel yaşamına ait subjektif bir deneyim olarak değerlendiriyordu. Geometrinin Antik Yunanistan'da doğuşu biçimselin subjektifleştirilmesiyle başlamıştı. Felsefecinin teorik deneyimiyle canlanan fizik ve matematik bilimleri Avrupa'yı insanlığın ortak kültür merkezi konumuna getirmiş, bu anlamda, aklın düşüncelerinden doğmuş olan Avrupa tinsel birliği, tek bir insanlık için doğum yeri olmuştu. Fenomenolojik terimlerde "Batılı' yerine "Avrupalı insan" sözcüğünün yer alması Husserl'in Avrupa'ya tanıdığı insanlık idealindeki kurucu rolünden kaynaklanır. (Avrupa ilk-kökenlerinin, Hint-Avrupa tarihsel insanlık kültürünü barındırdığını da anımsatalım).
Husserl'in değerlendirmelerinde, Avrupa'nın varoluş krizi, ilk olarak, dinsel mitolojiyi bilimsel deneyimin yerine geçirerek teorik bakışı kaybetmesine yol açan Doğu düşüncesinin etkileşimiyle başlar. 19.yüzyılda tüm bilimleri etkisi altına alan objektivizm ve psikolojik naturalizmin sarmalında yabancılaşan Avrupa bilimsel kültürü, özündeki akılcılığı ve insanlığa olan misyonunu yeniden bulmak için Phoenix gibi küllerinden doğmalıdır.
Edmund Husserl, 1935 Nazi totalitarizmi altında, ayırımcı yasalar, toplama kampları, yasaklamalar ve işgal ideolojisiyle gözdağı veren bir Almanya'nın tüm kültürel ve bilimsel değerlerini yitirdiği karanlık bir döneminde Avrupa'nın insanlığı kurtarıcı rolüne umutla bakmaktadır.
İdeoloji, soykırım, etnik kıyım ve totaliter rejimlerle çalkalanmış 20. yüzyıl Avrupa'sı, Aydınlanma amacının, Husserl'ci deyişle entelechy'sinin izlerini 21. yüzyıla taşıyabiliyor mu ? Kant'dan Marbourg okuluna, Max Weber'den, Habermas'a uzanan Aydınlanma felsefesinin, cumhuriyetçi demokrasilerin, laiklik ve insan hakları bildiriminin doğum yeri Avrupa'nın görkemi bir idealite olmaktan öteye geçebiliyor mu ?
Osmanlı teokrasisini deviren Mustafa Kemal kültürel devrimlerinin modelini antik felsefe özünden gelen Avrupa akılsallığı idealinden alıyor : İnsanlığın evrensel aklı ya da entelechy. Evrensel bilgi ve ilkeler Doğu ve Batı'da aynı anlamda geçerlidir. Modern Türkiye'yi Avrupa'ya ait kılan ilke ve dönüşümler içinde Fransız aydınlanması, Jacobenizm'in istem politikası, kralın ve sultanın devrilmesi, Aguste Comte pozitivizmi, idealist Fichte'ci ulusçuluk yatıyor. Cumhuriyet Türkiye'sini Orta Doğu'dan Batı'ya doğru çeken değişim; doxa (kör inanç) ve episteme (bilim düşüncesi) arasındaki Sokrates'çi ayrımı benimsemiş olması; demokrasinin çok yanlı anlamları içinde, genel istemi bireysel istemlerin toplamı değil, "bir ortak çıkarın" paylaşılması gören Rousseau'cu egemenlik ve bağımsızlık anlayışı olmuştur. Modern Türkiye'nin diğer teokratik Müslüman toplumlarına kıyasla Avrupa'ya yakınlığı, üstünlüğü ve ayrıcalığı kuşkusuz, insan hakları, hukuk, hümanizma, ve demokratik değerlerinden geliyor.
Avrupa Telos'una yaklaşmak, Avruplılaşmanın özü, Avrupalı doğmak, görgül sınırlarına girmekte değil, bu sınırlara uzaklığı ne olursa olsun, herhangi bir ırkın ya da ulusun Avrupa tinsel ilkesini içselleştirebilme gücünde yatıyor. Uzak Doğudan örnek verelim : 21. yüzyılda, Çin ve Japonya çoksesli Batı müziğini kitlesel biçimde özümsemekle, Uzak Doğu'nun Orta Doğu'ya kıyasla Avrupa kültürüne çok daha yakın olduğunu kanıtlarken, Avrupa'nın merkezinde yaşayan Müslüman toplulukları, içinde bulundukları sosyokültürel kalıtıma direnç göstermeyi sürdürmekteydi. Eğer, Avrupa'yı özgünleştiren, onu yabancı kültürleri kendinin kılmaya götüren "merkezi-dışarıdalık" özelliğiyse, Cumhuriyet Türkiye'sini belirleyen özellik, demokratik hukuksal ve sanatsal kimliğini Avrupa'nın içinde buluşudur.
Nitekim görevi hukukun kayıtsız üstünlüğünü, kadın-erkek eşitliğini, ırk, sınıf, topluluk, halk ayırt etmeden insan haklarını savunmak olan Avrupa konseyinin kurucu üyesi Türkiye 1954'de temel özgürlükler ve insan hakları Avrupa konvansiyonunu onaylamış, bugün merkezi Strasburg 'da olan Avrupa Konseyi çerçevesinde diplomatik temsilciliğini etkin biçimde sürdürmektedir.
Husserl'in bir deyişiyle "Avrupalı, Antikite'den gelen kavramsal kalıtımını koruduğu sürece, kozmopolit olarak evinde dünyada gibi ve dünyada evinde gibi yaşamaya izinlidir; Avrupa'yla özdeşleşmek isteyen herkes Avrupalılaşır oysa Avrupalı kızılderilileşmek için hiç bir neden görmemektedir".
Türkiye'nin AB ye katılım planına olumlu ya da olumsuz bakanların tartışmalarına girmeden önce tarihte eşi ve benzeri olmayan Avrupa Birliği antlaşmaları ve ölçütlerinin ardında yatan nedeni sorgulayıp Türkiye'nin Avrupa karşısındaki konumunu tanımlayalım.
İnsani dramlarla yazılmış yakın tarihsel geçmişi ile geleceğin sorunsallığı arasında kalmış kimlik arayışındaki Avrupa'nın, etnik çelişkiler, göç, dil, toprak, ulus-köken ayrılıklarının doğurduğu etik sarmalda metaforik bir birlikteliğin ardından koşacağı kuşkusuzdur. Bu anlamda, AB yi kuran nedenin 20. yüzyıl krizinin zayıflattığı Avrupa'nın çözümsüz sorunsalını pragmacı bir üstünlük kurumuna dönüştürme istemi olduğu açıktır. AB parlamentosu uygulamaları, başka devletlere pazarlıkta öngörülen entegrasyon ölçütleri, Amerikan modeliyle gelen işlemci aklın denetimindeki, (Heidegger'ci deyişle Gestell), teknikçi bir Avrupa'yı oluşturma izlenimi veriyorsa da, tinsel özü kendi amaçlarından soyutlamış değil. Avrupa ordusu Euro-corps, ortak tarım politikası, ifade özgürlükleri, insan hakları, demokrasi,ve kadın hakları, AB'nin en önde gelen uygulamaları arasındadır.
Etnik-tarihsel değil de evrensel bir ülküyle kurulduğuna inanılan; yaygın bir önyargıya karşın, oldukça gecikmiş bir kuruluş olan AB (1992), kendini yapılandıran devletlerden bağımsız uluslar-üstü bir tüzel, hattâ federal oluşumdur. Parlamento üyeleri aracılığıyla alınan kararlar, gümrük-para birliği, bütçe, güvenlik konularında hukukçular tarafından yazılmış sözleşmelere dayanır. Birliğin genişletilmesinde,
27 ülkenin belirlediği AB kesin bir coğrafya stratejisi gözetmez : Asya'ya ait Kıbrıs ve okyanus adaları Avrupa'ya dahil olurken, bir bölümü Avrupa olan Türkiye'nin birlik dışında kalması coğrafi nedenlere dayanmaz. Bu açıdan bir İngiliz kolonisi olan Hindistan da, dil, edebiyat ve Aryan kökeniyle Avrupa'da olmayı düşleyebilir. Türkiye AB uygulamaları arasında Kopenhag kriterlerini (politik reformlar) yerine getirmiş bulunmaktadır. Bundan sonraki süreç, Türkiye'de sivil toplumun Avrupa evrensel-kültüründeki rolünü değerlendirecektir. Türkiye, Avrupa'ya entegrasyon isteminde yalnızca uzlaşmalara uyum sağlamakta sıra beklemekle yetinmeyip Mustafa Kemal'in ülküsündeki bilgi kuramını üstün tutan "Avrupalı insan" amacının gerçekleşmesinde Avrupa'ya katkıda bulunabilmelidir.
Atatürk'ün Modern devlet düşüncesine esin kaynağı olan "Avrupa ruhuna" aykırı düşmeden, birkaç ölçütünden duyulan biçimsel hoşnutlukla ticari çıkarlara indirgemeden, Fransa ve Polonya gibi ulusallık ile Avrupalılığın çatıştığı ülkelerden farklı olarak, Türk ulusu, kendi yaşam biçimini Avrupalı olma biçimiyle eşdeğer tutmakta!
Bölünme, Türkiye ile Avrupa arasında değil, Aydınlanmacı, laïk, ilerici (ilerlemeci), "doğal" tarihsel gidişinden istemle kopan devrimin Türkiye'siyle, popülizm ve folklor giysileriyle kendi üzerine kapanmaya çalışan diğer bir Türkiye'nin arasındadır.

