Aykırı sesler…

Ülkesini sevmenin öz-eleştiriden geçtiğine inanmış bir düşünür, Nietzsche, nazi Almanya’sının işleyeceği insanlık suçunu şöyle öncelemişti : “bugün, tarihine ve siyasetine böylesine dar bir ulusalcılıkla bakan Almanlar, yarın hümanist düşünceye yabancılaşacaklardır…” Öngörü ya da Ussallık; tarihte ulusal birliktelik kurmakta zorlanan Alman toplumu, 20. yüzyılda, kimliğini ırkçı ve etnik ideolojilerin siyasetinde aramıştı.
Alman ideolojisinin I9. yüzyılda düştüğü kimlik krizine benzer bir dönemin çalkantısına kapılmış Türk toplumu, bugün, tarihini yorumlamakta, siyasetini yönlendirmekte, hümanizmayı tanımlamakta, dinsel kategorilerini saptamakta, estetik yargılarını belirlemekte, bir karmaşa yaşıyor. Osmanlı ile Avrupalılık arasındaki kısır döngü aşılabilmiş değil…
Modern bir toplum olmanın ilkelerini benimsiyorsak, Atatürk devrimini yeni bir biçimde yorumlamaya cesaret etmenin, Doğu-Batı çelişmesinden-çekişmesinden bağımsızlaşmanın, ardından da, aykırı gibi görünen bir çok kavramın gerçekte aykırı düşmediğini anlamanın zamanı çoktan geldi.
Türk toplumu laikler ve dinciler arasında ikiye bölünmüş, aykırı armonilerin eşliğinde kör bir çatışmanın sarmalı içinde. Atatürk büstü takıntısı ve türban bunalımı ülkenin önemli sorunlarına paravan olmaktan öteye geçmiyor.
Laikliği dine karşı savunanların unuttuğu bir nokta, laik olmanın “tanrısız” olma anlamına gelmediği: modernleşme sürecinde demokratik aşamayı gösteren laiklik ilkesi, tanrı-merkezci güce karşı devletin bağımsız kalması demektir. Sözcük anlamı: kilisede rahip olmayanlara verilen bir sıfat. Yalnızca Batı’ya özgü bir kavram değil; Devletin ve bireyin aynı anda, hem laik düzeni hem de dinsel inancını koruması “din devleti” anlamına da gelmiyor: laik bir Budist olabileceği gibi, bir Müslüman da laik kalmayı seçebilir…


Karamazov’dan bir alıntı;
İvan; “bir insanın komşusunu sevmesini hiçbir zaman anlayamazdım; insan komşuyu değil ancak uzaktakini sevebilir"
Bir aykırı ses daha; ulusal birlikteliğimizin ve egemenliğimizin en belirgin kanıtını düşmanlarımızın varlığında arayan Batıl inanç. Komşumuz, tarihsel düşman gördüğümüz Ermeni toplumu,… ve birbirinden çelişkili yorumlar arasında bilimsel gerçeğini kaybettiğimiz “Ermeni sorunsalı”. İşte siyasi önyargılara dayanan ulusalcı tutkularımıza bir yeni esin kaynağı.
Toplumlar, halklar, uluslar ve devletler arasındaki ilişkileri belirleyen ilke nedir ?
Hayvanların dünyasında gözlemlediğimiz antropolojik psikoloji, yer ve toprak sınırlarını saptamaya yarayan kimlik davranışını içgüdüsel reflekslerle özdeşleştirir. Buna karşın, farklı topluluklara eşitlik tanıyan, ve bir arada barış içinde yaşamasına izin veren koşul hukuk devletidir. kökeni ne olursa olsun tüm vatandaşlar hukuk karşısında eşittir.
Ulusumuzun ve topraklarımızın yazgısını biyolojik koşullarla belirlemeye çalışmakla ilkel psikolojiye dönmekten öteye geçilemez.
Modern toplumların kurucu ilkesi biyolojik ilişkiler değil çoğulculuğun bilincine varmaktır. Anımsayalım; Mustafa Kemal egemenlik anlayışında etnik görüşlere yer vermemişti.
Günümüzde, sağ, sol, dinci, laikçi, tüm siyasetçilerin birleştiği tek nokta sorunsallar üzerinden ulusal duygular Pathos’u yaratarak elde edecekleri bölünmeyi siyasi üstünlüğe çevirmek : Ermeni sorunu, Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu…
“Öyleyse, bu sorunlar gerçekten yok mu ?”
“Bir soruna çözüm bulunamıyorsa o sorunun yok edilmesi tek çözümüdür.”
Düşünür Wittgenstein’in izinde,
Böyle diyor Zadig…
ഛ ૡ
Estetik yargılarımıza gelince, doğrusu, giysilerini ideolojik araç olarak kullanan burjuva hanımlarının bir kimlik simgesine dönüştürdüğü moda anlayışını estetik açıdan ikna edici bulmak pek güç !
İnançlarımızla giysilerimiz arasındaki ilişki içselliğimiz üzerine bilgi veremez.

Bütün bu aykırılıklarla yetinmeyip, somut aykırı sesler dissonances! duymak isteyenler varsa, onlara önerim, bu hafta sonu Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasını dinlemeleri….