Bir doğuş eylemi olarak ULUS…

" Ulus’dan söz etmek yanlızca anlamını bilenlerin ayrıcalığıdır. »
Hölderlin

Alman düşünürleri Herder ve Fichte’ye kadar politik felsefeler tarihinde, « ulus » kavramının tanımını bulmak olanaksızdır. Toplumsal yaşam koşullarının kuramsal ilkeler içinde özümsenmesi Hobbes, Hume ve Hegel’e dayanır; devlet, hukuk devleti, haklar, yasalar, ve çıkarcı gereklilik kavramları ahlakçı ve normatif bir sistemde yetkinlik bulur. Hume’a göre toplumun yaşanılır olabilmesi bireysel tutkuların kurallarla sınırlanmasına bağlıdır. Hobbes, ise Leviathan’ın çetrefil savlarında « her insanın bir diğeriyle savaş durumunda » başladığı toplumsal yaşamın temelinde yatan çatışmayı yalnızca yasaların düzenleyebileceğini savunur. Devlet kavramının akıl kapsamında egemenleşmesiyse Hegel’i bekler.

1789 insan hakları bildirimine dek « halkların uluslaşması » teriminin théorétique ya da yasal bir anlamı olmadığı görülüyor. "Ulus" sozcüğü ilk kez Fransız devrimi söylevlerinde, « Kral ve halkları » yerine, yurttaşların yasalar kaşışındaki eşitlik değerlerini simgeleyen « ulusal birliktelik » deyişinin kullanılmasıyla karşımıza çıkıyor. J.J Rousseau, Du Contrat social de halk ve ulus kavramını birbirine yaklaştırarak onu kişisel çıkarlar karşısında genel istemi temsil eden bir güç olarak ele alır. Fransız devrimi ideolojisi içerisinde ulus ve politika kavramları birbirine doğal olarak (toprak, etnik, ırk,) bağlı olmayıp, yasal haklarla elde edilmekteydi.
Uluslaşma kavramının halkların özgün anlatımı, bir halkı bir diğerinden ayırt eden coğrafya ve kültürel ortak özellik olarak anlaşılması felsefe tarihinde Alman düşünür Herder ile belirginleşmiş. Herder yurtseverlik duygusuyla esinlendiği tarih felsefesi kuramında, ulusal bağımsızlığı, alman tarihinin ideal özgünlüğü olan halk ruhu (Volksgeist), din ve edebiyat dili geleneğinde buluyor. Irk, dil ve doğal organik bağlarla bütünleşmiş bir ulusu düşleyen Herder’in etnikci görüşü, 19. yüzyıl ulusçuluğunu derinden etkilemiş, tutucu, kültüralist ve reaksiyoner hareketlere kuramsal dayanak oluşturmuştu. Nasyonal sosyalizm ideolojisi, romantik Alman ulusu idealinin kaygı verici bir biçimde siyasileştirilmesiyle alevlenir.
« Kökenlere dönüşü » simgeleyen Herder’ci törel romantizme karşı, düsünür Fichte, ulus düşüncesini Alman ulusuna Söylev’in de benzeri olmayan özgün bir yeni kurama bağlar : «herhangi bir toplumu eğitimle belirlediğinizde onu uluslaştırırsınız.. » der. Prusya ulusçuluğunun savaşçı ideolojisine karşı halkçı eğitim, Devlet-ulusuna karşı, Ulus-devletini yeğleyen Fichte, Yurtseverlik dialoglar’ında yineler : « Alman doğulmaz, Alman olmak hak edilir…». «Tinsele ve tinselliği özgürce izlemeye inanan herkes, dili ve kökeni ne olursa olsun bizle aynı amacı paylaşır, gerici kişi Alman değildir. »
Fichte’nin Söylevlerinde ulus kavramı, şaşırtıcı bir biçimde, doğallaştırılmış (naturalisé) romantizmini asarak Aydınlanmanın ideal devrimcilik- insanlıkçılık yönünde özgün bir anlatım kazanır, ulusçuluk evrensel değerler içinde bir doğuş eylemi olarak ortaya çıkar.
29 ekim 1933 ; Onuncu yıl Söylev’inde, Atatürk, eğitici ve sade ilkelerle saptadığı ilerici, kurucu ve uygarlıkçı bir ülküyü, Aydınlanma ilkeleri olarak yeni bir Ulusun temeline yerleştiriyor. « Türk Ulusu ! ». Din ve devletin karıştığı bir tarih, decadance’dan çıkarak, Fransız ve Rus devrimi düşüncelerinden esinlenen görkemli bir devinimin sürecine giriyor.
Bu yeni Ulusu oluşturan Türklerin kim olduklarını, etnik kökenlerini, dinlerini, kültürlerini sorgulamamak için devrim düşuncesini anlamış olmak gerekir. Mustafa Kemal söylevlerinde her zaman gençliği hedeflemiş, cumhuriyeti koruyan ahlak ilkelerini içselleştirmiş herkesin, kökeni ne olursa olsun, Türk ulusuna dahil olacağını vurgulamıştı. Fransız Aydınlanmasında olduğu gibi, Atatürkçülük, değerlerin objektif ve evrensel konumuna öncelik kazanandırmış, politik (laïcité) ve hukuksal modernleşmeyle, Türkiye, Doğu ülkeleri karşısında seküler ve uygarlıkçı bir güç oluşturmuştu.
Kaygı verici siyasi dönüşümlerin yaşandığı 20.yüzyılın en görkemli olaylarından biri görünen sovyet sosyalizminin çöküşü, Bati ideologları tarafından, « tarihin sonu ‘, « uygarlıkların çatışması » gibi bazı safça temalarla yorumlandı.
Bunların arasında, S. Huntington’un yazdığı Uygarlıkların çatışması, türk tarihi üzerine geliştirilmiş savlar içinde güncelliğini Türkiye’de, ne yazık ki, en iyi korumuş olanlarından.
Amerikalı kültür kuramcısı Huntington, Türkiye cumhuriyetinin Osmanlı imparatorluğundan raslantısal bir sapma (déviation) sonucu doğduğunu, tarihsel özgünlügünün avrupa modernizminde değil islam kültürunde yattığını savunur. Siyasi gücünü dünyaya kanıtlayabilmesi için Türkiye laïk bir ulus olma düsüncesini bırakıp yeniden kendi özüne dönmelidir.
Huntington, bugün, avrupa modernizmini Atatürkçü devrimlerin ışığında kendine dinamik bir model gören Türk toplumuna görüşlerinin objektif bir savuncasını oluşturabilmiş mi ?
Struktüralist, deneyci, ve pratik görüşlerle yazılmış olan Uygarlıkların çatışması, ayrıntılı analizlerine karşın, temelindeki felsefi, kuramsal, ve bilimsel yetersizliği nedeniyle ideolojik savlara bağımlı kalıyor.
Tarihi, ekonomi öncelemelerine özgü ölçütlerle değerlendiren Huntington’un tarihsellik anlayışı determinizmle sınırlı : Telos (son, amaç) kavramını göz ardı ederek, yazgısal bir ‘gidiş’ içinde gördüğü Osmanlı imparatorlugunun beklenmeyen bir eviriye girmesini « özünden kopma » olarak yorumlayan dar yapısalcılığı, tarihi açıklamak yerine devingenliğinin anlaşılmasına engel oluşturuyor. Mustafa Kemal’in kurtuluş savaşları, önceden-belirlenmiş (pré-déterminée) bir osmanlı tarihine göre -doğruluğu tartışılabilir- bir dogaçlama değil, çöküşe karşı bir uyanış hareketi, düsüncenin dogma dan bağımsızlaşması, amacını, ve yazgısını belirlemesi, -hegelci deyişle, aklın kahramanlığını- ele almasıydı. Aydınlanma felsefelerinde toplumların özü inançlarında değil istemlerinde yatar. Devrim düsüncesini temel alan bir ulusun bilinen kültür kuramlarını altüst ederek yapısalcı savları çıkmaza sokması şaşırtıcı değil…
Uygarlıkların çatışması, bir yandan -emperyalist tutuma pek de yabancı olmayan- siyasi güç kavramını evrensellik düşüncesiyle özdeşlerken, gelenek, inanç, toprak, töre, ırk ayrımları çatışmasından başka bir şey bilmeyen uygarlıkları sürdürebilmek için, iyi bilinen, tutucu ve (communautariste) topluluk, tarikat, kabile anlayışını yeğleyen ideolojilere dönmekte son çözümü buluyor. (Bu kitaba daha uygun bir başlık "Barbarlıkların çatışması" olurdu…)
Bir ulusun "kendiliğini" ve özgün konumunu koruyarak bir başka uygarlıktan esinlenmesi sosyal sağduyu ve seçme yetisi gerektirir. Uluslaşmayla evrenselliği aynı çatı altında birleştirmek batı uygarlığında evrensel olanı, yerel ve pragmatik olandan ayırt etmekle başlamalı. Her kültür özgündür ama her boyutu evrensel degildir. Evrenselleşmeyle Batılılaşma arasında özdeşlik kurmak, ulus kavramı ve evrensellik arasında kesin bir karşıtlam kurmak kadar yanıltıcı olabilir : etnikçi, dinci, töreci savları benimseyen her ulusçuluğun evrensel-karşıtı olması kaçınılmazdır ; buna karşın demokrasi rejimleri bağnaz ve politik ulusçuluğun gelişmesine engel oluşturmaz ; (alman nasyonal sosyalizmi, Hindu ulusçuluğu…), ulusçuluk ideolojisi Devlet olmadan da yaşatılabilir (Kürt, Bask, Paştun ulusçuluğu,). Diger taraftan, bağımsızlık savaşlarını ve kahramanlık eylemlerini esinleyen ulus bilinci olmadan bir devletin varlığı ve sınırları korunamaz. (1848 Macaristan’ın ulusal duygularla Avusturya’ya karşı ayaklanması romantik ulusculuğun bir başka örneği)
Devrimler özgündür. Atatürkçü devrimin esin kaynağı, Cumhuriyet düsüncesini Batı uygarlığına bağlayarak bir ulusun bağımsızlığını koruyabilmesiydi. Cumhuriyet ve ulus arasındaki içsel kurucu bağ, kuşkusuz, bağımsızlık ve insan değerlerinin diginliğinde yatıyordu. Devrim sürüyor. Bu süreçte ulusal kimliğimizi geçmişin nostaljik düşleriyle belirlenmesine izin vermeden, akılcı toplum düzeninin (communauté des sujets rationels) indirgenmez koşullarında saptamalıyız. Habermas’ın deyşiyle, « anayasal yurtseverlik », kontrat ilkeleri ve evrensel değerlere dayanan eğitim, ulusal duygularla kaynaşmış bir politikanın amacı olmalıdır.