Torah’ın yasaları ve işte İSRAİL...

Musevi olmayı belirleyen koşul, din ve siyaset arasındaki aşılmaz bağa inanmak, kültür ve geleneklerin tümünü kapsayan pratiklerle özdeşleşmektir. İbranicede Yahudi dininden olmayan kişi goƒ, ya da ‘halksız’ dır. Gaza’da olduğu gibi Torah’nın yasalarını çiğneyen İsrailli, Musevi kalmayı hak edebilir mi?

ECCE Homo (işte insan !), İncil’de İsa’nın çarmıha gerilmeden önce, kan ve acılarıyla Musevi halkına gösterildiği anı tanımlayan Latince deyim. Ban Ki Moon, BM Genel Sekreteri, Gaza şehrini uzun bir süreç içerisinde ziyaret eden ilk ve tek uluslararası lider. Yıkıntılardan sızan dumanlarla çevrili, yoksunluğun ve umutsuzluğun simgesi hayalet şehir Gaza’da, tüm çekincelere karşın söylev vermekte; Hümanizma ile sarmalanmış sözcüklerinin dramatik tonuyla Filistin halkının acılarını yansıtan Ban Ki Moon, Gaza’yı baştan sona kayıtsızca yakıp yıkan İsrail saldırısının kabul edilemezliğini vurguluyor ve gözdağı veren İsrail ateşine karşı soruşturma açmaya çağırıyor...

İşte insan... İsrail, ‘savunma hakkı’ adı altında yasallaştırdığı savaş retoriğini gündelik yaşamın olağan dramına dönüştürmüş. Filistin halkına uyguladığı kısıtlama, baskı ve orantısız şiddet eylemleri, medyada hoşgörü arayan açıklamalarla trajik olanı olağanlaştırmakta. İsrail askeri tanımadan kin beslediği Filistinliyi ayırt etmeden vuruyor; taşa karşı tank; rokete karşı fosfor; teröriste karşı çocuk...

Talion yasaları? ‘Göze göz, dişe diş’.

Yasal savunma hakkını ölçü ve orantıyla kullanmayı öğütleyen Torah, ve Exode’un öğretisi... İsrail kültürel özüne unutkan davranıyor. Musevi, Musevilik dışında var olabilir mi?

‘Göze göz dişe diş’

İsrail’in, başka deyişle İbrani halkının diğer halklardan ayrılan özelliği Tevrat’ın din kuramından gelir: Exode ve Deuteronome’a göre, Tanrı ile din pratikleri tek ve bir kavram oluşturur. Musevi olmayı belirleyen koşul, din ve siyaset arasındaki aşılmaz bağa inanmak, kültür ve geleneklerin tümünü kapsayan pratiklerle özdeşleşmektir. İbranicede Yahudi dininden olmayan kişi goƒ, ya da ‘halksız’ sözcüğüyle tanımlanır.

Torah’nın yasalarını çiğneyen İsrailli, hala Musevi kalmayı hak edebilir mi?

Diasporanın ‘aziz topraklara’ yeniden dönüş simgesi olan Siyonizme, Musevi devletinin varoluş nedenine, kültürel özüne yabancılaşmış, Amerikalı barış sofistlerinin yüreklendirdiği savaşçı İsrail, Yahudi kıyımlarıyla dolu tarihsel geçmişinin acılarını, Shoah’yı yadsıyor; bencil bir Raison d’Etat ideolojisinin ardından koşmakla gittikçe şiddetlenen güçlenme politikası, İsrail hükümetini bir Léviathan devletine dönüştürmek üzere. Odessa soykırımından etkilenen 19. yüzyıl ulusalcı Siyonistlerin amacı, kökleri Hıristiyanlığa dayanan antisemit kıyımlardan Yahudi halkını kurtarmak değil miydi?

İsrail, bağımsızlığını ve jeopolitik varlığını, Batı ülkelerinin Musevi toplumunun uğradığı soykırım acılarına gösterdiği hoşgörüye borçlu.

Tutsak edildikleri Nazi toplama kamplarından kurtulanların, judaƒque öğretiyi, David’in yıldızını, anti-semit saldırılardan korumak amacıyla yoktan var ettiği bir Devletin, bir başka halkı tutsak etmesi, varlığının tarihsel önem ve özgünlüğünü dünyanın gözleri önünde azımsatmıyor mu? Devletçi ideolojinin siyasi tutkularıyla çalkalanan İsrail hükümetinin hümanist empatiden yoksun Dışişleri Bakanı Livni, sivil ölümlerini ‘savaşın rastlantısal olayları’ arasında gören cynique tonuyla, Golda Meir’in kurucu zekası, direnişi ve cesaretinden çok uzak görünüyor.

Savaş bitmedi, ama, İsrail’i şimdiden düşündüren savaşın ‘trajik yıkımlarından’ çok ‘savaş suçlarına’ karşı savunca hazırlamak zorunda kalması.

Barışın sürekliliği için

Gustav Mahler, dünyaca tanınmış Musevi kökenli Avusturyalı besteci, Çocuk Ölümleri, (Kindertotenlieder) başlığını verdiği şiirsel-senfonik yapıtını nasıl yazdığını şöyle açıklamıştı; ‘bestelerken, kendimi çocuğunu kaybetmiş bir başkasının yerine koydum...’ Bir başkasının yerine kendini koyabilmek; Empati. İşte, Judée ve Samarie’yi gelecek kuşaklara bırakmak için savaşan İsrail militanlarının tanımadığı bir duygu. Rückert’in şiirinden alınmış Mahler’in yapıtı çocuk ölümü anlatır; ‘Dehşet verici olay yalnızca benim için, oysa güneş herkese eşitçe parlamakta...’

1795 de, Alman düşünürü Kant’ın, Aydınlama düşünceleriyle barış kavramını birleştirmek üzere yazdığı bir kitaba verdiği başlık. Düşünür, yapıtında şu soruyu inceler: Ebedi barış mümkün olabilir mi?

Barış, Kant’a göre düşmanlıkların geçici olarak susması değil, yasallaşması gereken bir hukuksal durumdur. Sivil anayasa her iki ülkede de cumhuriyetçi karakterini, insan hakları ve kozmopolit hakları korumakla zorunludur.

Etat de nature, başka deyişle, orman yasaları içinde düşmanlığa geçici bir ara veren İsrail’in tek yanlı ateş-kes kararlarının bu anlamda hiçbir değeri olamaz.